17 Kasım 2009 Salı

İnci Kustum Rüyamda

Elimi tuttuğunda bu sefer geri çekmedim
Seks denilen bu illetten kurtulmam gerek
Beyazı arzulayan siyah gibi
Gözlerini hiç açmadan birleşmek
Bitse de gitsek

12 Kasım 2009 Perşembe

Heves

Soyununca kendimi işe yaramaz hissederim
Parmağımda bir his
Soğuktan kurumuş ellere değer gibi
Ayak tabanımda bir acı
Bütün gün topuklu ayakkabı giymiş gibi
Göğüs uçlarımdaki sızı
Soğuk bir denize dalmış gibi
Kasıklarımdaki ağrı
Seni içime almış gibi
Belimin kıvrımı
Uzun süre taburede oturmuş gibi
Sırtımın kamburu
Alafranga tuvalet gibi
Beynimdeki bir zonklama
Saçlarımı çeker gibi
Ellerim
Pamuk toplayan kadın gibi
Dilimde bir ıslaklık
Çatlamış dudaklar gibi
Bacaklarıma akan ıslaklığım
İncirin sütü gibi
Hiç açamadığım gözlerim
Karanlığı arzular gibi
Atarken göğsünü delip geçecek gibi olan kalbin
Atarken göğsümü delip geçen kalbim gibi

Mavi Defterime Ağlamadım


Kız kızın dizine yattı.
Kız onun saçını okşadı.
Sonra yüzüne dokundu.
Öylesine bir dokunuş değildi bu.
Kız bunu biliyordu.
Ya da hissediyordu.
Kız kıza dedi.
Kız gülümsedi.
Belki diyordu ki:
Çocuk...
Ne salaksın.
Belki de diyordu ki:
Çocuk...
Ne tatlısın.
Ne çok seviyorum seni.
Kız kıza baktı.
Kız kıza bakmadı.
Kız gitti.
Kız bekledi.
Kız gelmedi.
Kız beklemeye devam etti.
Ama kız biliyordu ki,
Kız gelecekti.
Hissediyordu.
Ya da hissetmek istiyordu.
Kız bilirdi.
Şimdi olmasa da başka bir zamanda,
Göz göze gelecekti onunla.
Kız baktı.
Kız bakmadı.
Bakamaz da...
Bakmasın.

04 Kasım 2009 Çarşamba

Çorabımdaki Delik


Karanlık olsun bir kere.
Çizginin üstü, sonrası serbest...
Arkadayım, bir öndeyim, bir varım bir yokum.
Burası güzel, böyle iyi, fazla bir şeye gerek yok. Tam olmak istediğim yerdeyim, zamanda...
Burada bir şey var, güzel bir şey.
Burası da ayrı, tek başına bir yerde, öbürü ayrı bir yerde.
Yukarı bak.
Aşağı bak.
Burada bir şey var, hareket eder durur, hep durur...
Bazen olmasa da vardır hep.
Bir şey var çok severim. Herkeste var, onda bir başka var. Bir şey var sevdiğim. Ne ki bu?
Burada kadınım, bazen erkeğim. Bazen çok, bazen azım.
Bazen eteğimi sıyırıp teşhir ederim kendimi, bazen saklanırım köşe bucak insanlardan. Bazen utanırım ki çirkin değilim, bazen güzelim.
Severim oradakini, buradadır bazen, ya da ben oradayım.
Burada ağlayan var ama sonra gülen var. Karşılık beklemeyen şehvetli bakışlar var.
Çukura kaçmış gözler var, ince uzun bacaklar var, tuzlu suyun ıslattığı güzel yüzler var, içimi ısıtan dokunuşlar var, ısıtmayan da var... Sarhoş olmadan sevişmek ve karşındakinin orgazmıyla mutlu olmak var.
Aslında bir bok olmadığını anlamak var sonra... Lanet okuyup da kaybetmek istemediğini anlamak var. Kollarını kaldırdığında altına sığınmayı istemek kadar çocuk hissetmek var burada. Ya da kimsenin olmasını istemeyecek kadar bencil olmak var. Elini tutmak ya da ağlamak, onu öptüğünde üstüne yapışan bakışlardan sıyrılmak var.
Burada güzel şeyler olmuş, bitmiş, sonra yine başlamış, bitmesin ki...

Dinle: Milk and Honey / The Brown Bunny Soundtrack, Çizim: HB

Lola ve Aldatma Üzerine Yazılmış Notlar


BOLÜM BİR: BAŞLANGIÇ

Lola apartmandan çıktı, pembe kaldırımlı bir sokakta, on iki santimlik topuklarının çıkardığı sesi duymaksızın yürüyordu. Hava soğuktu. Kolunda oldukça büyük duran çantasını karıştırdı bir ara. Anahtarlarını arıyordu, bulamadı ve apartmana girdi yine. Kendi dairesine çıktığında, kapıyı kilitlemekte olan Okan’la karşılaştı. “ Okan, dur kilitleme kapıyı arabanın anahtarlarını unutmuşum.”, “ Evet, fark ettim de aldım zaten, buyur.”. Anahtarları uzattı bu esmer, kısa saçlı, temiz tıraşlı adam. Sonra da kısa, kısacık bir öpücük kondurdu kadının dudaklarına. İkisinin de sol yüzük parmaklarında yüzük vardı. Kadının kızıl saçları mavi gözlerini öne çıkarıyordu, adam ise sıradan bir esmerdi işte.

Lola arabasını çalıştırdı, her hangi büyük bir şirkette pazarlama müdürüydü. Çalıştığı her hangi büyük şirkete gitti. Masasına otururken şirkette daha önce görmediği kısa boylu, yüzüne dikkatli bakılınca o kadar da çirkin olmadığını fark ettiği koyu kumral birini gördü. Yanı başında dosyaların içine gömülmüş olarak bir şey anlatmaya çalışan Gülçin’e sorular yöneltmeye başladı. Gülçin şirketteki her şeyi bilirdi. Kısa boylu, hafif yuvarlak hatlı fakat toplu olmayan, güzel fizikli bir bayandı. Saç rengi aslında kahverengiydi fakat sarı röfleleri oldukça ucuz bir kuaförden çıkmış gibi gözü yoruyordu. Ayakkabısı, klasik siyah bir topukluydu. Ucuzluktan alınmış gibi bir havası vardı, iki sezon öncenin modellerinden biriydi. “ O yeni geldi, Mehmet miymiş neymiş ismi. Şenay Hanım’a stajyer olarak gelmiş.”. Kafasını sallarken Lola bir yandan da masasının üstündeki, kahvaltıda yemek için aldığı, meyveli yoğurdu açtı. Her sabah meyveli yoğurt yerdi. Bazen de yağsız sütlü latte içerdi. Yağlı sütü sevmezdi. Kilo alma korkusundan değildi sevmeyişi, yoğun kokusu onu rahatsız ediyordu. Formuna dikkat etmiyor da değildi hani. Otuzuna yaklaşmasına rağmen uzun ince bacakları ve kalkık biçimli poposu yolda yürürken yalnızca erkeklerin değil kadınların da ona bakmasına sebep olacak kadar dikkat çekiyordu. Stajyer çocuğu görünce aklına geçen yaz Brüksel treninde tanıştığı kısa boylu, yakışıklı çocuk geldi. Son zamanlarda ne kadar erken evlendim diye çok düşünür olmuştu. Okan’la evliliğinde sorunları yoktu. Her şey gayet uyumlu gidiyordu. O zaman neydi onu bu düşünceye iten. En son iki gece önce beraber olmuşlardı. Aceleye gelen öylesine bir sevişme de değildi bu. Bu düşüncelerle genç stajyere bakan Lola bir an için onunla öpüştüğünü hayal etmekten kendini alamadı.

BÖLÜM İKİ: KARŞILAŞMA

Öğle yemeği için Evrim diye bir arkadaşıyla iş yeri civarındaki mekânlardan birine sushi yemeye gittiler. Akşam iş çıkışı otoparka yürürken karşıdan gelmekte olan uzun yeşil pardösülü, saçları modern kesimli, açık kumral, dar omuzlu, zayıf fakat uzun bir adama gözü takıldı. Adam da aynı şekilde Lola’ya bakıyordu. Karşı karşıya geldiklerinde ise ikisi de durdular. Yeşil pardösülü adam ağzını şaşkınlıkla araladı. “ Lu!!”, “ Ömer!!”. Lola ve Ömer uzun süre sarıldıktan sonra tekrar konuşmaya başladılar. “ Ömer seni tekrar gördüğüme inanamıyorum.”, “ Ben de öyle, bu arada, Türkçe’yi ne ara öğrendin?”, “ Burada yaşıyorum. Ya hala inanmıyorum, kaç sene oldu?”, “ On sene ya.”.

Lola İngiliz’di. Karşılaştığı kişi de Londra’daki Türk arkadaşı Ömer. Senelerdir görüşmemişlerdi. Lola şimdi yirmi yedi yaşındaydı. Keza Ömer de öyleydi. Babası oldukça ünlü bir mimardı. İşleri gereği çok seyahat ederlerdi. Ömer Amerika’da doğmuştu, fakat sonra İngiltere’ye gelmişlerdi. Uzun yıllar Londra’da kalmışlardı ve Lola’yla arkadaşlığı o zamanlar meyve vermeye başlamıştı. Lisedeyken Ömer’in babası bazı ekonomik sorunlar yaşamıştı ve İsveç’te kabul ettiği bir iş teklifinin sonucunda Malmö’ye taşınmak zorunda kalmışlardı. Orada lise son sınıfı okumuştu ve yine babasının işi nedeniyle bu sefer Türkiye’ye döndüklerinde, üniversiteye burada başlamış, görsel iletişim ve tasarım bölümünden mezun olduktan sonra bir sene de Amerika’da yüksek lisans yapmıştı. Bu süre zarfı içinde Lola’yla her ne kadar iletişim içinde kalmaya çalışsa da bunu başaramamıştı. Ömer şimdi bir reklam şirketinde çalışıyordu.

“ İşten mi çıkıyorsun?”, “ Evet sen?”, “ Aynen ben de. Bak ne diyeceğim, şurada bir yer var güzel, sana soracağım ve anlatacağım o kadar çok şey var ki… Zaten buldum ya bir kere hayatta bırakmam.”, “ Ah evet, elbette...”, “ Ya aksanın çok tatlı, çok özlemişim seni.”. Lola gülümsedi bu lafın üzerine. Ömer Lola’ya tekrar sarıldı güçlü bir sarılıştı bu, Okan tarafından defalarca kucaklanmıştı böyle, peki Ömer? Ve eli Lola’nın çıplak eline değdiğinde, bir enerji geçişi oldu Lola’nın parmaklarından onun bedenine, Lola ise bunu duyumsamazlıktan gelmeyi tercih etmişti.

BÖLÜM ÜÇ: SOHBET

“ Hayır ne? Ne zaman? Nasıl?”

Lola kafenin kapısını açmak için sol elini kapının camına koyduğunda, Ömer, Lola’nın yüzük parmağındaki yüzüğü fark etmişti. O anda pek çok şey geçti kafasından. Hâlbuki ne düşünceler vardı Lola’yla ilk karşılaştıklarında. “ Ne kadar oldu?” , “ Dört sene.”, “ Nasıl oldu peki? Türk mü? Türk herhalde burada yaşadığınıza göre.”, “ Evet Türk.”, “Nerede tanıştınız?”

Okan ve Lola İngiltere’de tanışmışlardı. Okan İngiltere’de yüksek lisans yaparken Lola da üniversitede okuyordu. Beraber olduklarından iki sene sonra Okan Lola’ya evlenme teklifi ettiğinde, Lola hiç düşünmeden evet demişti bile. Okan’la beraber şimdi oturdukları eve taşındılar. Okan endüstriyel tasarımcıydı. Dört senedir evlilerdi ve her evlilikte olan kavgalar dışında çok büyük tartışmalar yaşamadan, birbirlerine olan aşklarının biraz azalması dışında bir sorun olmadan yaşamaya devam ediyorlardı.

“ Çocuğunuz var mı?”, “ Yok, ama olacak.”, “ Hamile misin?”, “ Evet, dört aylık…”, “ Çok güzel, çok sevindim.”.

Peki, Ömer’in gerçek duygularına gelince, sevinmiş miydi? Elbette ki hayır… Lola’yı ne kadar çok sevdiği fikri tekrar aklına gelmişti onu karşısında yürürken görünce. Fakat o karşısına nasıl çıkmıştı, evli ve dört aylık hamile. Lola’nın (Ömer’in değişiyle Lu) yüzünün her bir noktasında geziniyordu gözleri. Elini tutmak için müthiş bir istek kaplamıştı içini. Ya da belki sadece onun tenine dokunmak. Dudaklarına değdiğinde yaşadığı duyguları tekrar yaşamak belki de. Lola ne düşünüyordu Ömer’in bu düşüncelerine karşı? Senelerini geçirdiği sevgili arkadaşı Ömer, büyük bir aşkla dudaklarına yapıştığı sevgili aşkı Ömer… Bu iki şıktan ilkini seçmek zorundaydı bunu biliyordu. Eskiden hissettiği şeyler geçti bir bir kafasından. Çok da değişmişti görünüş olarak. Saçları kısa daha güzeldi diye düşündü. Rengi de koyulaşmıştı saçlarının. Ama yeşil gözlerindeki parıltı tıpkı eskisi gibi yerindeydi. Belki de sadece Lola’ya bakarken vardı bu parıltı. Lola nasıl göründüğünü düşündü ve bulamadı o parıltıyı kendi gözlerinde. Bir an için sabah nasıl bir iç çamaşırı giydiğini hatırlamaya çalıştı.

“ Sen neler yapıyorsun? Nerede çalışıyorsun? İsveç’ten sonra ne oldu? O kadar çok şey var ki.”, “ Ben hmm. Ben reklam şirketinde çalışıyorum. Tasarım üzerine.”, “ A ben de reklam şirketinde çalışıyorum, pazarlama müdürü olarak.”, “ Seninki daha iyiymiş.”, “ Farklı alanlar tabi. Ee ya anlatsana.”, “ İsveç’ten sonra ne oldu, ne oldu. Seni düşündüm hep. Uzun bir süre. Özellikle ayrılmadan önce, biliyorsun şey…”, “ Evet. Hatırlıyorum.”, Kestirip atmıştı Lola Ömer’in bu cümlesini. Hatırlamak istemiyordu besbelli. “ Sonra orada devam ettim okula, gerçekten çok sıkıcıydı. Belki sen olsaydın… Bilmiyorum. Ya ben özür dilerim bunları söylemek istemem, sonuçta evlisin ve… Neyse.” Lola hiçbir şey söylemeden yüzüne bakıyordu Ömer’in. Önünde duran bardaktan bir yudum su içti sonra ve Lola’nın sessizliği üzerine Ömer konuşmaya devam etti. “ İsveç’teyken, babamın işleri yine ters gitmeye başladı biz de Türkiye’ye döndük. Üniversiteyi İstanbul’da okudum, sonra yine Amerika’ya gittim fakat yapamadım orada, yani master yaptıktan sonra bir sene kaldım, çalıştım fakat bana uygun bir ülke değil, yapamadım. Geri döndüm buraya. Şimdi de böyle işte. Buradayım artık.” Lola kafasını sallamakla yetindi sadece, belki de Ömer’in onu özlediğine ve onu düşündüğüne dair olan düşüncelerinden korktuğu için konuşmadı hiç. “ Ben de İngiltere’deyken Okan’la tanıştım… Ve buraya sürüklendim, beni çok etkilemişti.”, “ Nerede okudun? Londra’da mı?”, “ Evet.”, “ Ben de Londra istemiştim, ama Amerika oldu.”, “ Neden yapamadın Amerika’da?”, “ Bilmiyorum, insanları sanırım, pek anlaşamadım, arkadaşım da yoktu zaten. Senin gibi bir arkadaşı kaybettiğim için çok üzgündüm.” İkisi de gülümsedi karşılıklı. Ömer bu gülen yüze bakmayı ne kadar özlediğini fark etti. Lola da Ömer için aynı şeyi düşündü birden ve korktu. Yemekleri gelince masaya, uzaklaştı bu düşüncelerinden.

“ Ailen de burada mı?”, “ Evet, ama ben tek kalıyorum. Seninkiler?”, “ Londra’dalar.”, “ Ozan nereli?”, “ Okan.”

“ Ah pardon Okan evet...”, “ Bursalı ama burada yaşıyor uzun süredir.”, Kısa süreli bir sessizlik oldu. O kadar sene sonra konuşacak bir şey bulamamalarını komik buldu Lola. “ Amerika’da nerede kaldın?”, “ New York.”, “Manhattan mı?”, “ Evet. Sevmiyorum ama.”, “ Biz de Okan’la gittik geçen sene. Ben de daha çok Avrupa insanıyım.”

“ E öyle olması normal oralısın çünkü. Türkiye’yi seviyor musun peki?”, “ Evet, hiç aklıma gelmezdi burada yaşayacağım ama belli olmuyor hayat. Sen bekârsın değil mi?”, “ Evet.”, “ Birileri var mı peki hayatında?”, “ Var biri ama o şekilde değil.”, “ Ne şekilde?”, “ Yani evlilik düşünebileceğim biri değil… Sanırım. Hiç düşünmedim.”, “Nerede tanıştınız?”, “ Arkadaş ortamında öyle, şirketten bir arkadaşımın arkadaşı…”, “ Mesleği ne?”, “ Mimar.”, “Tasarımcı olacağını düşünmezdim hiç. Hep daha sayısal şeylerle ilgiliydin eskiden.”, “ Ben de sen oyuncu olacaksın diye düşünüyordum, sinemayla ilgiliydin çok.”, “ Hala ilgiliyim.”, “ Ben de hala sayısal şeylerle ilgiliyim.”, “ Saçların kısayken daha güzeldi.”, “ Hah öyle mi? Peki önerini dikkate alacağım.”, “ Görüştüklerin var mı İngiltere’den?”, “Görüşsem seninle görüşürdüm. Senin var mı?”, “ Var birkaç kişi ama İngiltere’deler tabii.”.

Sessizce yemeklerini yemeye devam ettiler. Ömer masanın altından ayağıyla ayağına dokunmak istedi Lola’nın. Onu zor durumda bırakacağını düşünmeksizin istedi bunu ve yaptı da. Lola fark etmişti bu hamlesini, kalbi deli gibi atarken kafasını yemeğinden kaldırıp Ömer’e baktı ve ayağını birden geri çekti. “ Ben… Çok özür dilerim…”. Suçluluk duygusuyla etrafına bakınan Ömer yemeğine gömüldü.

BÖLÜM DÖRT: DÜŞÜNCELER

Aldatmak… İlk ilişkisinden beri Lola’nın aklını kurcalayan bir terimdi bu. Aldatmak nedir diye kendi kendine defalarca sormuştu. Peki aldatmış mıydı? Elbette aldatmıştı. Aldatmak yalnızca cinsel temasla bağdaşlaştırılacak bir terim değildi. Daha bu sabah stajyer çocuğu düşünmemiş miydi? Ya da Ömer? Ömer’i ilk gördüğünde onun üstüne atlamak istememiş miydi? Cinselliğe gelince… Okan’ı o anlamda hiç aldatmamıştı. Neden aldatsın ki, Okan’la her şey mükemmeldi cinsellik konusunda. Başka bir bedene ihtiyaç duymuyordu ki.

O gece Lola eve erken dündü. Ömer’le arasındaki çekime daha fazla dayanamayacaktı. Hamilelik zaten hormonlarını allak bullak etmişti, bir de Ömer’in gelmesini kaldırabilecek değildi. Eve döner dönmez duşa girdi, sanki bu kirli düşüncelerden arınmak istiyordu. Kafasından aşağı akan sıcak suyun da etkisiyle mayışmıştı. Camda oluşan su damlalarına bakarken kuruduktan sonra bırakacakları iz geldi aklına. Duştan çıkınca unutmadan silmeliydi. Okan hep silerdi. Evine de çok düşkündü zaten. Başak burcuydu. Titiz, tertipli ve düzenliydi. Eğer bir aksilik olmazsa kızı da başak burcu olacaktı. Daha önceki bebeğini düşürmüştü ve bunda da düşük tehlikesi vardı. İsmini Lorna koymak isterdi. Bu ismi hep sevmişti. Ayrıca bu isim üniversitedeyken cinnet geçirip kafasını duvara vurarak ölen çok sevdiği arkadaşının ismiydi.

Lorna histerik biriydi. Üniversiteye gelinceye kadar doğru düzgün arkadaşı olmamıştı. İçine kapanık, suratsız bir kızdı. Bu yapısının aksine fiziksel olarak mükemmel bir yapıya sahipti. Boyu ne çok uzun ne çok kısaydı, olması gereken uzunluktaydı. Parlak kahverengi, iri dalgalı saçları ve saçlarına bir o kadar uyumlu ela gözleri vardı. Üst dudağı alt dudağına göre biraz daha büyükçeydi. Çok sık olmasa da gülmek için dudaklarını araladığında da ortaya çıkan manzara herkesi büyülemeye yeterdi. Belki de gülüşünü bu kadar güzel yapan onu çok nadiren göstermesiydi. Lola da Lorna’yı ilk gördüğü gün tam olarak böyle düşünmüştü; ne kadar güzel gülüyor. O gün bu kadar az gülümseyen bu kadını güldüren şey neydi. Onu hiçbir zaman öğrenememişti. Yakın arkadaş oldukları sırada Lorna’nın güldüğü o günü çoktan unutmuştu. Şimdi ise, sıcak su saçlarından damlarken, çoktan iş işten geçmişti. O gün Lorna’nın neden güldüğünü hiçbir zaman öğrenemeyeceğim diye düşündü. Suyu kapattı ve duştan çıkıp havluya sarınarak odaya girdi. Birden ağzı fena halde kurudu. Duştan yeni çıkmasına rağmen üstündeki su damlacıklarının da birden buharlaşıp uçtuğunu fark etti. Hemen, giyinmeden havlusuyla beraber, mutfağa koştu. Bardak bardak su içerken aklına yine Ömer geldi ve bacaklarını birbirine sürtmekten alıkoyamadı kendini. O an vücut ısısındaki artışı anladı.

Kendine dokunmayalı uzun zaman olmuştu. Zaten buna gerek de duymuyordu. Okan onu istediği zaman tatmin etmeye hazırdı. Fakat bu sefer bacaklarını birbirine sürttüğünde önüne geçilemeyecek bir zevk dalgası kapladı bedenini. Bu düşüncelerden uzaklaştı. Sürahinin dibinde azcık kalan suya dikkat etmeden neredeyse boş olan sürahiyi buzdolabına koydu. Mutfaktan çıkarak yine yatak odasına girdi. Giyinmeye üşenmişti. Havlularla yatağa uzandı. Komodinin üstünde duran kumandaya çarptı gözü. Müzik onu her zaman düşüncelerinden uzaklaştırmıştı. Biraz müzik dinlemenin bu sefer de işe yarayacağını düşündü. Müziği açtı ve onun da vermiş olduğu rahatlıkla yarı uyuklayan bir moda geçti. Aklına duşa kabinin camları geldi. Silmeyi unutmuştu. Neden Okan gibi düzenli biri olamadığını düşündü. Çocuk doğunca ne olacaktı? Sorumsuz bir anne olmak istemezdi; ama yerinden kalkmak o kadar zordu ki. Su lekelerini silip silmemek arasında gidip gelirken uykuya daldı. Rüyasında doğmamış, belki de hiç doğmayacak, kızını gördü fakat toplantıdan dönen Okan tarafından uyandırıldığında bu rüyaya dair hiçbir şey hatırlamayacaktı.

Okan yorgun argın toplantıdan döndüğünde aklında sekse dair hiçbir şey yoktu. Bir an önce eve girip yatağına uzanıp uyumak istiyordu; ama Lola’yı havluya sarılmış sere serpe yatarken görünce birden beyninin bir köşesine yerleşmişti bu düşünce. Eşyalarını bir köşeye atıp duşa girdi. Aklında Lola ve onun güzel poposu olduğundan duşa kabinin camlarını o da es geçti. Beline bağladığı havlusuyla banyodan çıkıp Lola’nın uzandığı yatağa oturdu. Kızıl saçları beyaz yorganın üstünde dağılmıştı, Lola beyaz ve kırmızının karışımıyla bir yangın yerinden farksız olan yatakta oldukça tahrik edici bir şekilde yatmaktaydı. Okan Lola’nın yanağına dokunduğunda bütün enerjisinin birden parmak uçlarına hücum ettiğini fark edemedi çünkü beyni aşağı kısımlarına kan pompalamakla meşguldü. Lola gözlerini araladığında Okan’la karşılaşacağını düşünmüyor olacaktı ki şaşırdı. “ Okan! Ne ara geldin?”, “ Yeni geldim sayılır. Duşa girdim.”, “ Fark ettim.”. Lola’nın gözleri Okan’ın kasıklarına dikkatsizce sarılmış havluya kaydı. Okan da Lola’nın bakışlarını fark edip gülümsedi. Yakışıklı biri sayılmazdı, gülüşü de o kadar güzel değildi ama her zaman için kendine bakardı.

Lola’ya normalde bir kere yapmak yeterdi, gerisi eğer Okan isterse olurdu; genelde istemiyor da değildi hani. O gece bir kere Lola’ya yetmedi. Okan Lola’daki bu değişimi fark etmemişti. Zaten Lola hiçbir zaman Okan’ın seks isteğini geri çevirmezdi. Okan aklı şeyinde olan bir erkek değildi. Lola’dan önce de çok kadın girmemişti hayatına. Her şeyde olduğu gibi bu konuda da düzenli ve uzun ilişkiler yaşamayı seven biriydi.

Okan Lola’nın orgazm olurken yüzünü aldığı ifadeyi görmeyi severdi. Lola sevişirken gözlerini çok nadir açardı. Okan’ın ise gözleri hep açıktı. Bazen öpüşürken de açardı gözlerini. İzlemeyi severdi. Lola kolay orgazm olurdu. Pek çok arkadaşının orgazm olma sorunu vardı. Bu konuda kendini şanslı hissetmişti her zaman. Okan… Evet Okan izlemeyi severdi. Lola’yı kendine dokunurken izlemek isterdi hep ama bu fantezisinden ona hiç bahsedememişti.

Lola o gece defalarca tatmin oldu. Bu tatminler yaşanırken Ömer aklına her geldiğinde gözlerini açıp üstünde Okan’ı görmek bu düşünceyi kafasından atmasına yetiyordu. Yan yana yatarken eli Okan’ın terli sırtına değdi. Bir erkeğin sırtı onu her zaman için tahrik etmişti. Okan da Lola’nın bu fetişini biliyordu. Lola’ya sırtını döndü. Lola işaret parmağını Okan’ın sırtında dolaştırdı. Bu onun rahatlamasını sağlardı. Seviştikten sonra hiç duş almazdı, kokusunun üstünde kalması onu mutlu ederdi. İyi bir seksten sonra yüzüne gelen pembelik de güzelliğine güzellik katardı. Okan’ın yavaş yavaş uyukladığını fark etti ve parmağını çekip sırtına kondurduğu birkaç küçük öpücükten sonra Okan’ın teriyle ıslanmış dudaklarını yalayarak sırt üstü yattı. Sırt üstü uyuyarak rahat ederdi. Bu onun güçlü bir karakteri olduğunu gösterirdi, aynı zamanda yatakta da iyi olduğunun habercisiydi. Okan cenin pozisyonunda uyurdu. Korunmasız, sevgiye ve ilgiye muhtaç bir tavır sergilerdi bu uyuma pozisyonu onda. Her zaman tanıdığı insanlarla ilgili rüyalar görürdü. Çoğunlukla rüyalarını hatırlardı ve aklında çok ilginç bir şey kaldıysa internetteki rüya tabirleri sitelerine girip anlamlarına bakardı. Lola ise rüyalarını hiç hatırlamazdı. Bir dönem sürekli kâbuslarla uyanıyordu. Lorna’nın ölümünden sonraydı bu dönem. Lorna onun hayatınca çok büyük yeri olan biriydi. Okan Lorna’yı hiç sevememişti. Lola nedenini anlamamasına rağmen bunu ona sormaktan da hep korkmuştu. Nedenini bilmiyordu ama nedenini bilmediği daha birçok şey vardı kafasında. Okan ve Lola birbirlerine karşı her zaman için dürüst olmuşlardı. Her konuyu rahatlıkla konuşurlardı. Ya da iki tarafta bunun öyle olduğunu sanıyordu.

O gece Okan saat sabaha karşı dört civarlarında uyandı. Sokak lambasının pencereden sızan ışığı sırt üstü yatmakta olan Lola’nın göğüslerine vuruyor ve iştah açıcı bir görüntü sergiliyordu. Bir süre Lola’ya baktıktan sonra yataktan kalktı. Şortunu geçirdi ve mutfağa gitti. Buzdolabını açtı. Yeni kalkmış olmanın verdiği mahmurlukla buzdolabının parlak ışığından gözleri kamaştı. Bir süre buzdolabının içine bakındıktan sonra kapağını tekrar kapadı ve odaya döndü. Buzdolabına bakmayı severdi. Bazen karnı acıkınca sadece buzdolabını açıp ne var ne yok diye bakmak onu doyurmaya yeterdi. Zaten Lola yemek yapmayı çok sevmezdi. Sabahları meyveli yoğurtla geçiştirir, öğlen dışarıda yer, akşam ise genelde yine dışarı yemeğe gitmek isterdi. Çocuk olunca bazı masraflarından kısmak zorunda kalacaklardı. “ Okan?”, Okan birden Lola’nın uykulu sesiyle irkildi. , “ Pardon uyandırdım mı?”, “ Noldu?”, “ Hiç, uykum kaçtı.”, “ İyi misin?”, “ Evet, uykum kaçtı sadece, bi sorun yok.”. Lola gülümseyince, gecenin loş ışığında ne kadar da güzel gözüküyor diye düşündü Okan ve birden onu kaybetmekten ne kadar korktuğunu fark etti. Yatakta doğrulmuş olan Lola’nın yanına gitti. Belki de hiçbir zaman sarılmadığı gibi sarıldı ona.

BÖLÜM BEŞ: ALDATMA

Lola’nın ince parmakları telefonun tuşları üstünde kararsızca gidip geliyordu. Başı sabahtan beri çatlayacak gibi ağrıyordu. Ağrı kesici almayı sevmezdi. İşe yaramadığını düşünürdü. Psikolojik olduğuna inanırdı hep baş ağrılarının; fakat bu sefer dayanılacak gibi değildi. Büyük çantasını durduğu koltuğun üstünden aldı ve karıştırmaya başladı. Niye karıştırıyordu ki… Ağrı kesici alma alışkanlığı olmayan birinin yanında ağrı kesicinin işi neydi? Gülçin’i arayarak ağrı kesici istedi. Telefonu kapatıp arkasına yaslandı. Bir süre gözlerini kapayıp beynindeki zonklamanın geçmesini bekledi. Üstünde siyah göğüs dekolteli elbisesi vardı. Bu elbiseyi Okan’la beraber almışlardı. O kadar yemesine rağmen bu siyah elbisenin üzerine hala tam oturmasına şaşırıyordu. Maillerine bakmak için bilgisayara döndüğünde içeri Gülçin girdi. Saçlarını kendi rengine boyatmalı diye düşündü Lola içinden fakat bunu ona söylemeye çekindi. Vücudundaki en büyük yer olan kalçalarını ortaya çıkaran dar bir etek giymişti Gülçin. Ağrı kesiciyi ve suyu Lola’nın masasına bıraktıktan sonra gülümseyerek odadan ayrıldı. Bir saat sonra toplantı olduğunu da söylemeyi unutmadı. Lola’nın toplantıya girecek hali yoktu. Umarım fazla uzun sürmez diye düşündü. Bu aralar nedense çabuk yorulur olmuştu. Bir an önce eve gidip dinlenmek istiyordu. O gün günlerden cumaydı. Cumaları Okan onu yemeğe götürürdü. Yorgunluğuyla o kadar meşguldü ki o günün cuma olduğunu unuttu.

Toplantı odasına giderken gözüne düz saçlı kumral genç bir kız takıldı. Kız bütün dikkatini önünde duran bilgisayar ekranına vermiş bir şekilde çalışıyordu. Bu kızı daha önce hiç görmemişti. Bu kızda onu etkileyen bir şeyler olmuştu. Belki de Lorna’nın bir yansımasını görmüştü onda. Koridorda yürürken Gülçin’e bu kız hakkında soracağı soruları hazırladı kafasında. Toplantı odasına girip toplantıya başladığında ise çoktan kızı unutmuştu.

Toplantı sırasında o kadar dalgındı ki bir an camdan denizi izlerken yakaladı kendini. Deniz durgundu; aynı kendi hayatı gibi. Kendini bu buz gibi suya bıraktığını düşündü, bir süre de olsa bu dört duvar arasından uzaklaşıp olmak istediği yere gitti. “ Lola, sen ne düşünüyorsun?”. Koray’ın kalın sesiyle olmak istediği yerden uzaklaştırıldı bir kez daha. Ne konuşulduğu hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Ağzını açtı ve kapadı, bir şey söyleyemedi. Etrafına bakındığında bütün kafaların ona dönmüş olduğunu gördü. Sanki bilmediği bir dil konuşuyormuş gibi Koray’a baktı. “ Lola, iyi misin?” , yan tarafından bir el uzanıp kolunu tutmuştu. Hatırladığı en son şey buydu. Gözleri geriye gitti istemsiz bir şekilde başı sol tarafa doğru yığıldığında vücudu ağırlığını taşıyamadı ve sandalyeden düştü. Herkes heyecanla oturdukları yerden kalkıp Lola’nın başına üşüştüler. Lola kendine geldiğinde odasında buldu kendini. Yanı başında da Gülçin vardı. “ Lola?”. Lola hiçbir şey olmamış gibi yerinde doğruldu. Yine Gülçin’in ucuz boyalı saçları geldi aklına. “ İyi misin?”, “ İyiyim iyiyim. Tansiyonum düştü herhalde.”, “ İstersen eve git. Ben buradaki işleri hallederim, öğleden sonraki görüşmeni de pazartesiye ertelerim.”, “ Aslında çok iyi olur. Sabahtan beri kendimi çok iyi hissetmiyorum.”, “ Hiçbir şey yemiyorsun da ondan.”. Lola Gülçin’e bakarak küçümseyen bir sırıtma yerleştirdi dudaklarına. Çok bilmiş diye düşündü içinden. Gülçin’i odadan yolladıktan sonra bir süre oturduğu yerde kaldı. Eve gitme fikri gerçekten iyi olmuştu. Ayağa kalktı, masanın üstünde duran telefonunu alıp Okan’ı aradı. “ Okan ben biraz kötüyüm de, eve gidiyorum haberin olsun.”, “ Noldu? Her şey yolunda mı?”, “ Evet evet. Sadece… Tansiyonum düştü de biraz, bir de başım ağrıyor sabahtan beri. Biraz dinlensem toparlarım kendimi.”, “ Tamam canım. Akşam yemek için rezervasyon yaptırmıştım ama…”, “ Ben şimdi eve gidersem akşama daha iyi olurum, gidebiliriz belki. Sen işten sonra eve gel direk oradan gideriz olmadı.”, “ Oldu, yorma kendini.”, “ Merak etme. Görüşürüz.”, “ Görüşürüz. Seni seviyorum.”, “ Ben de seni.”. Lola telefonu kapatıp eşyalarını toplayıp odadan çıktı. Koridordan geçerken gözü yine kumral düz saçlı kıza takıldı. Kız bu sefer telefonda konuşuyordu ve oldukça mutlu gözüküyordu. Kahkahalarını duymamasına rağmen kulaklarında çınladığını hissedebiliyordu. Neydi onu bu kadar mutlu yapan? Telefonda kiminle konuşuyordu? Hepsinden de önemlisi, Lola en son ne zaman bu kadar mutlu gözükmüştü. Birden o kızı kıskandı. Hem de ölesiye kıskandı. Onun kadar mutlu olmak istiyordu. Neden ona bakınca Lorna’yı hatırladığını anladı. Gülüşüydü ona bunu hatırlatan. Kız aynı Lorna gibi gülüyordu. Bu düşüncelerle koridorun sonuna geldiğinde kız gözden kaybolmuştu fakat aklını kurcalamaya devam ediyordu. Eve gitmek için arabasına bindiğinde canım yanından geçen yeşil paltolu çocuk dikkatini çekti. Onu tanımıştı. Ömer’di bu. O an kumral düz saçlı kız kadar mutlu olduğunu hissetti. “ Ömer!” Ömer arkasını döndü. Yarı açık kapıdan dışarı sarkan kızıl saçlar onun da yüzünde Lola ve kumral düz saçlı kız gibi bir gülümseme oluşturdu. “ Lu! Nasılsın?”, “ İyiyim sen?”, “ Ben de iyiyim? Yemeğe mi?”, “ Yok hayır eve gidiyorum.”, “ Erkencisin.”, “ Evet, kendimi pek iyi hissetmiyorum da.”, “ Neyin var?”, “ Başım ağrıyor sabahtan beri, bir de tansiyonum düşünce toplantı sırasında bayılmışım.”, “ Geçmiş olsun. Şimdi daha iyisin ya?”, “ Evet, evde de biraz dinlendim mi bir şeyim kalmaz. Bu arada…”, Lola’nın yüzünden kocaman bir gülümseme belirdi ve parmak uçlarında bir karıncalanma hissetti. Bütün vücudu ısınmıştı sanki. Hafif bir sarhoşluk kapladı beynini. “ Saçlarını kestirmişsin.”, “ Evet, dün demiştin ya… Kısa saçlı daha iyiydin demiştin.”, “ Evet… Evet demiştim. Güzel olmuş.” Lola Ömer’i daha fazla övmek istedi, erkekler övülmekten hoşlanırlardı; fakat birden bu düşüncesinden utanır gibi oldu ve sustu. Sonra Ömer’in bakışlarını yakaladı. Siyah uzun paltosunu delip siyah elbisesine bakan bakışlarını… “ Elbisen ne kadar güzelmiş.” Ömer parmağıyla Lola’nın paltosunu hafifçe araladı. “Teşekkürler.” Liseli kızlar gibi utandığını hissetti Lola. Yüzüm de saçlarım kadar kırmızı mı acaba diye düşündü. Ömer ise şehvetle Lola’ya bakıyordu. “ İşin var mı?”, “ Öğle yemeğine çıkmıştım. Pek işim yok sayılır. Bana eşlik etmek ister misin?” Lola toplantısını ve görüşmelerini neden iptal ettiğini düşündü. Kendini iyi hissediyordu. Eve gitmesine gerek yoktu. Ömer’le yemek yerken de kafasını dağıtabilir, dinlenebilirdi. Gülümseyerek kafasını salladı Lola. Ömer Lola’nın sağ koluna girdi, oradan da eli Lola’nın kemikli eline kaydı. Lola’nın eli buz gibiydi, Ömer’inki ise kor gibi yaktı Lola’nın elini. Lola elini geri çekmedi. Aklına bile gelmedi elini çekmek. Aksine daha da sıkı sarıldı parmakları birbirine. Kendini bilmez bir liseli gibi davranmasına neden olan bu çocuk gözlerinin içine bakıp gülümserken aklında tek bir şey vardı. Aldatmak…

Uzun upuzun bir öğle yemeği yediler beraber. Hiç bitsin istemiyordu bu yemek. Hiç doymak istemiyordu. Küçükken, ortalama beş altı yaşlarında, hava güzel olduğunda annesi onu deniz kıyısına götürürdü. Anneannesinin evi vardı orada. Bazen anneannesi ona deniz fenerleriyle ilgili hikayeler anlatırdı. Orada yaşayan insanlardan bahsederdi. Anneannesinin evinden gözüken bir deniz feneri vardı, kırmızı beyaz renklerde. Hep o deniz fenerine gitmek isterdi. Büyüdükçe bu sevdasından vazgeçti. Zaten unuttu da. Bir gün Ömer’le beraber anneannesinin evine gelmişlerdi. Uzun süredir ilk defa gelişiydi Lola’nın buraya. Ömer birkaç gün sonra taşınıyordu. Artık görüşemeyeceklerdi. Sahilde gezerken Lola deniz fenerinin ışığını gördü. Aklına anneannesinin anlattığı hikayeler geldi ve deniz fenerine gitme isteği uyandı içinde. Ömer’e bu düşüncesinden bahsettiğinde bir saniye ilerisini düşünmeyerek elinden tutmuş ve iskeleye bağlı olan kayığa fırlatmıştı onu. Kısa bir süre içinde deniz fenerine varmışlardı bile. “ Şey… Artık kalksak mı? Saat de geç oldu? Hem senin işe gitmen gerekmiyor mu?”, “ Önemli değil. Yapmam gereken bir şey yoktu zaten. Boş boş geziniyordum nette. Hem seninle işim olsa da otururum.”, “ Teşekkür ederim ama artık gerçekten benim de kalkmam gerek.”, “ Tamam, nasıl istersen...” Hesabı ödeyip kalktılar. Hava kararmaya başlamıştı bile. Artık hava daha erken kararıyordu. “ Saat kaç olmuş?”, “ Beşe geliyor.”, “ O kadar oldu mu ya? Okan çıkmıştır bile işten.” Lola Ömer’i eve davet etmek istedi. Keşke Okan iş gezisinde olsaydı diye geçirdi içinden. Bu düşüncesinden çok korktu sonra. “ Ömer…”, “ Efendim?”, “ Anneannemin evini hatırlıyor musun?”. Ömer’in yüzünde bir gülümseme peydahlandı. “ Deniz fenerini nasıl unutabilirim.”. Lola da gülümsedi. Mıknatıs tarafından çekilmiş gibi Ömer’e yaklaştı. Ömer de ona yaklaşmıştı. “ Görüşürüz.” .Ömer bu kadar yakınlaşmaya dayanamadı ve Lola’yı öptü. Kısacık bir öpücüktü bu. Lola birden geri çekti kendini. Hiçbir şey söylemeden Ömer’e baktı ve arkasına bile bakmadan oradan uzaklaştı. Ömer de hareketsiz bir şekilde Lola’nın arkasından bakakaldı.

Lola sokakta koştururcasına yürürken ayakkabılarının topuklarının çıkardığı sesler beyninde yankılanıyordu. Dudakları alev alevdi, keza yanakları da öyle. Kendini arabaya attı. Nefes nefeseydi. Titreyen ellerinin arasından anahtar kaydı. Bir süre arabayı çalıştırmakla uğraştı. Sonunda bundan vazgeçip ağlamaya başladı. Nefessiz kalmıştı. Zorla soluk alıp veriyordu. Bütün sesler boğazından düğümlenip kalmıştı. Arabayı çalıştırdı ve eve gitti. Kendini yatağın üstüne attı ve ağladı. Okan daha gelmemişti. Bir yandan ağlıyor bir yandan da Ömer’i düşünüyordu. Nasıl bu kadar dikkatsizce ve sorumsuzca davranabilirdi. Hem de hamileyken, böyle bir anda Okan’a nasıl bunu yapabilirdi. Gözyaşları kalmayınca sustu. Paltosunu çıkardı. Yanaklarındaki yaşları sildi. Yanakları yanıyordu. Kalkıp kendine aynada bakmak istedi ama bacakları vücudunu taşıyamayacak kadar güçsüzdü. Elleri yanaklarından boynuna kaydı. Sonra dudaklarını elledi. Ömer’in ıslak dudaklarının tadı hala aklındaydı. Ne kadar zorlarsa zorlasın onu beyninden çıkaramıyordu. Elleri bütün vücudunda gezinmeye başlamıştı. Bacakları birbirine sürttükçe Ömer’in varlığını kasıklarında hissediyordu. Elbisesinin yırtmacının yanından elini bacak arasına götürdü. Ömer’in düşünceleriyle o kadar meşguldü ki Okan’ın onu izlediğinin farkına bile varmadı.

BÖLÜM ALTI: İZLEME

Okan sesini çıkarmadan Lola’yı izledi. Uzun süredir aklını kurcalayan bu hayal şimdi gerçekleşmişti işte. Kapının kenarında hareket etmeden durarak Lola’nın kendini tatmin edişini izledi. Onu bu kadar istekli görmeyeli epey olmuştu. Siyah elbisesinin altında kıvranan vücuda bakarken Okan da tahrik olmaktan kendini alamadı. O da pantolonunun üstünden kendini okşamaya başlamıştı. Lola’nın üstündeki elbiseyi beraber aldıklarını hatırladı, bu onun daha da tahrik olmasını sağladı. Lola yüksek sesli kısa bir inlemeden sonra nefes nefese, kesik kesik inlemeye devam etti. Okan bir an Lola onu görecek diye korktu fakat Lola’nın ağladığını fark edince merak duygusu bu korkunun önüne geçti. Elini pantolonunun içinden çıkardı ve hıçkıra hıçkıra ağlayan Lola’nın yanına gitti.

“ Lola?”. Lola birden irkilerek ağlamayı kesti., “ Okan? Ne zaman geldin?”, “ Yeni geldim? Noldu, neden ağlıyorsun?”, “ Bir nedeni yok.”, “ Şey… Ben seni gördüm.”. Lola birden kaskatı kesildi. Neyi gördün demek istedi ama ağzından sözcükler dökülmedi. “ Bilmiyorum belki de izlememem gerekirdi… Ama… Ama o kadar güzeldin ki…”. Taştan bir heykelmiş gibi olan bedeni güneşte eriyen balmumu gibi yumuşadı birden. Okan onu mastürbasyon yaparken izlemiş olmalıydı. Bir şey söyleyemeden Okan konuşmaya devam etti. “ Bana kızma lütfen; fakat neden ağlıyorsun?”. Lola Okan’ın yüzünü elleri arasına aldı. Onu ne kadar seviyorum diye düşündü, insanların kafanı karıştırmasına izin verme. “ Okan… Seni seviyorum.”. “ Ben de seni seviyorum. Bu yüzden mi ağlıyorsun? Seni sevmediğim fikri nerden çıktı?”, “ Beni sevmediğini düşünmüyorum sadece bu hamilelik…”, “ Nolmuş ona?”, “Hiç…”. Sarıldılar ve yan yana yattılar. Okan Lola’yı dudaklarından öptüğünde Ömer’in varlığını hissetmeyecek kadar güveniyordu Lola’ya. Ona sarıldığında ise birkaç dakika önce kendisini düşünerek orgazm olduğunu sandığı karısının aklında Ömer’in olduğunu fark edemedi ve daha çok uzun bir süre fark edemeyecekti.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Sadizmin ve Mazoşizmin Beynimdeki Kırbaç İzleri





Marquis de Sade efendi der ki, yüz elli çeşit yemekli bir masada illa ki bir çeşit yemeği beğenirsiniz. Sodom’un Yüz Yirmi Günü adlı nacizane eserinde demiş bunu eli kırbaçlı Fransız. Zindanında zincirleyip kırbaçladığı genç bakireler efsanesine girmeyeceğim. Herkesin böyle fantazileri vardır(!). Ama bakire ama değil, ama kadın ama erkek, bunlar fark etmeksizin insanların kırbaç, kelepçe hadi bilemedin ellerin kemer vasıtasıyla yatağa bağlanması gibi düşünceleri akıllarının bir kenarında beklettiği söylenebilinir.

Sodom’un Yüz Yirmi Günü demişken. Ne anlatır bu kitap? Sekiz kız, sekiz erkekten oluşan köleler grubu dört yüksek rütbeli devlet adamı tarafından bir malikaneye kapatılarak akla hayale gelmeyecek işkencelere maruz kalırlar. Dışkı yemekten tutun da kanayana kadar kırbaçlanmaya kadar. Kırbaç tabi en önemli objelerden biri. E gerçek deri olanları da biraz pahalı tabi - Amsterdam’da sorduğum en ucuz deri kırbaç yüz euro civarıydı. Neden Amsterdam’da deri kırbaç fiyatı sordum o da ayrı bir yazının konusu.

Leopold von Sacher Masoch da Marquis de Sade’a kardeş olan yazarlardan. Sade diyince akla sadizm geliyorsa, Masoch diyince de mazoşizm geliyor. Kürklü Venüs – Amsterdam’daki kürk macerama değinmiyorum(!) - adlı eseri bize - Marquis de Sade kadar uçlarda olmasa da - mazoşizmi edebi bir dille anlatıyor. Marquis de Sade’ın kitaplarındaki ağır cinsel betimlemeler Masoch da yerini daha derin ve duygusal bir anlatıma bırakıyor. Sade sadece sadizmin verdiği hazzı bize anlatırken Masoch ise mazoşizmi bir kadına duyulan saplantılı aşk çerçevesinde aktarıyor.

Kürkler dışkılar kırbaçlar derken gözüme şöyle bir site ilişiyor: bdsmturk.com. BDSM kelimesi sado mazoşizm ile ilgili aktivitelerin genel ismi oluyor yani; Bondage Dominance Sadism Masochism. Bu tür "sapkınlıklara" sahip bir dolu insanın bir araya geldiği bir nevi arkadaşlık sitesi. Master mı ararsın, mistress mi ararsın, o olmadı slave mi dersin... Bir tarafta islami evlilik siteleri (bu da bambaşka bir konudur; ilgilenenler için tavsiye: gönüldensevenler.com), bir tarafta seks partneri siteleri derken bir de başımıza köle efendi ilişkisi siteleri çıktı. Hemen bir tasma edinip popoma şaplak attırmak için sabırsızlanıyorum, en büyük hobim de köpek maması tabağından çiş içmek. Bu tür cümlelere rastlayabileceğiniz bir site bdsmturk.com.

Bu cümleleri okuduktan sonra elimdeki Marquis de Sade kitabını bırakıp Jane Austen’den Aşk ve Gurur’u alıyorum. Gerçi onun da zombili versiyonu çıktı şimdi. Evde kendi kendime bondage teknikleri denerken okurum.

22 Ekim 2009 Perşembe

Öldüm Öldün Öldür


Kenan'la Feriha bir parkta, bankta yanyana oturmaktadırlar. Şişeden şarap içmektedirler.

Kenan: Biliyor musun seni şu kitaptaki kadına benzettim. Nastasya Filipovna demeyeceğim çünkü onun kadar yıpratmazsın kendini ama... Aglaya Yepançin. Bence seni anlatan bi karakter.
Feriha: Sen dalga mı geçiyorsun? Benim en sevdiğim karakterdir o Budala’daki.
Kenan: Evet evet. Kesinlikle benim de. Sonunda her ne kadar çizmiş olduğu güçlü profile ters düşse de Prens’e olan aşkından uzaklaşmak için yaptığını düşünüyorum bunu.
Feriha: Nasıl bir adamsın ya. İnanamıyorum şu anda Aglaya Yepançin’den bahsettiğimize.
Kenan: Prens ilk başkta Nastasya’dan etkilenmesine ve Nastasya’nın bencil buhranlarda ve duygularını gizleyen bir kadını resmetmesine karşın Aglaya nedense hep favorimdi.
Feriha: Başka bi karakter söyle bana hadi.
Kenan: Bazarov.
Feriha: Aa hayır çok klasik oldu. Aglaya Yepançin’den bahseden biri onun üstüne Bazarov dememeli.
Kenan: Ne demeli?
Feriha: Bilmem mesela Rosanette gibi.
Kenan: (güler)Rosanette mi? Bana o kitapta en çok Rosanette’i sevdiğini söyleme.
Feriha: Onu sevdiğim için söylemedim baş karakter olmadığı için söyledim yoksa tabiki de o kitapta sevdiğim karakter Madame Arnoux.
Kenan: Ya yaa Arnoux. Frederic Arnoux’ya içine bütün ruhunu koyduğu o bakışı yollar. Ama Arnoux bunu görmezden gelir.
Feriha: O zaman madem Bazarov dedik. Söyle bakalım; Katya mı Anna mı?
Kenan: Fenichka.
Feriha: İki şık vermiştim.
Kenan: Anna diyeyim.
Feriha: Neden?
Kenan: Daha olgun, daha ağırbaşlı, duygularından korkan... Tam bir kadın.
Feriha: Aglaya’yla karşılaştırısak.
Kenan: İkisi bambaşka. Anna Nastasya’ya daha yakın.
Feriha: O zaman neden Nastasya değil de Aglaya.
Kenan: Anna’nın yanında Aglaya gibi bir kadın yok, Katya var. Katya zaten Anna’nın kardeşi. Daha çocuk. Halbuki Aglaya ve Nastasya birbirlerine daha benzer. İkisi de duygularını gizlemeye çalışıyor, ikisi de aşık olmaktan utanıyor, ikisi de bencil. Nastasya’nın en etkilendiğim sahnesi paraları gözünü bile kırpmadan şömineye atması, ordaki soğukkanlı tavrı. Evet Nastasya herkesin beğenebileceği bir karakter fakat Aglaya. Aglaya Yepançin. Okuduğum her cümlesi, kendiyle çelişmesi, nevrotik halleri, duygularını gizlerken bir yandan da kur yapışları ve o yeşil kanepedeki buluşmalar ve Ganya hakkında söylediği elini mumla yakma yalanı. Başta Nastasya’ya vurulan prens Aglaya’yı keşfettikçe ona romantik ve saf bir aşkla bağlanır. Kitabı okuyan herkes gibi.

Feriha bir şey söylemeden Kenan’a bakar, gülümser, şaraptan içer, Kenan da ona bakarak gülümser, Feriha öpüşmek için Kenan’a doğru eğildiğinde, Kenan cebinden çıkardığı bıçağı Feriha’ya saplar ve çevirir, Feriha konuşmaya fırsat bulamadan ölür, Kenan yerdeki şarap şişesini alır, cebinden çıkardığı peçeteyle Feriha’nın dudaklarını siler, çantasını alır içindekinleri biraz dağatır, cüzdanını alır, cep telefonunu alır, çantayı yere atar, ayağa kalkar ve cesedi orda bırakarak uzaklaşır.

jeffrey dahmer'a ithaf edilmiştir